|
Her insanın yaşamında bağlılıklar vardır. Psikososyal gelişim
evrelerinin ilk dönemlerinde gelişen bağlanma biçimleri ve
sorunları, insan yaşamında belirleyici olabilmektedir. Bağlılıkların
tutkuyla bulaşması ve benlik sınırlarının kaybı, farklı bir
boyut kazanmasına yol açmakta ve bağımlılığı yaratmaktadır.
Bağımlılık morbid bir durumdur. Medikal modele göre bir hastalıktır.
Morbid olmayan ve tutkuyla karışmış durumları ise "tutkulu
bağlılık" olarak adlandırmak doğru olacaktır. Örneğin bir
De Clerambault sendromu ile yaşamını tümüyle bir başkasına
bağlayan, psikososyal işlevleri olumsuz yönde etkilenen, yanlış
olduğunu bilmesine rağmen kendini bundan alıkoyamayan bir
aşık arasında fark vardır. Benzer bir örneği psikoaktif madde
kullanıcıları için de verebiliriz.
İnsanlar nelere tutkuyla bağlanabilir? İnternete, işe, sigaraya,
alkole ya da diğer psikoaktif maddelere, yakınlaına, karşı
cinse, kısaca herşeye... Her insan yaşamının bir döneminde
tutkulu bir bağlılık yaşayabilir. Tutkulu bağlılıkların temelde
örtüşen bazı özellikleri vardır. Bunlar arasında kompulsivite,
kimi zaman masohizm, özdeşleşme, idealleştirme sayılabilir.
Bunlar öznel duygulardır. Empati yapmak güç olabilir. Kimi
zaman re4altienen belirli oranda kaybı gözlenebilir. Maslow'un
ihtiyaçlar hiyerarşisinde çok daha aşağılarda yer alan gereksinimlerin
bir sonucu olarak düşündüğümüzde, bağlılığın sonlanmasının
ne kadar katastrofik olabileceğini görebiliriz. Bir yaşam
biçimi olarak benimsenebilir ve sosyal izolasyona kadar varabilir.
Kişiyi ikna etmek değil, önce anlamak gereklidir. Bu tür bağlılıklar
üstüne literatürde görece az çalışma vardır. Halbuki, görülme
sıklığı düşük değildir ve sıklıkla bu sorun günlük pratiklerimize
yansımaktadır.
Bağlılık duygusu insanca bir ihtiyaçtır. Yaşamımızın çeşitli
kesimlerine kimi zaman tümünde hissederiz. Bağlılık daha çok
bir yakınlık ve sevgi duygusu olarak açıklanabilir. Bağlılıkta
kişisel özgürlük sınırlarımız belirlidir. İnsan kendini bağlı
hissedebilir, ancak bu duygu insanın bağlı olduğu nesne ya
da kişi olmadığı zaman yaşamımızı devam ettirmeye engel oluşturmaz.
Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre bağımlılık, "Başka bir şeyin
ya da kimsenin istemine gücüne ya da yardımına bağlı olan,
özgürlüğü, özerkliği olmayan, tabii" olarak tanımlanmaktadır.
Bağımlılık, gereksinim duyulan kişi ve nesnelere bağlılığın
ötesinde, varoluşumuzun devamı için mutlak ve vazgeçilmez
olma duygusudur. Bağımlılık, bağlılığın sürekliliğini sağlamak
amacıyla oluşan bir garanti, bir güvence, farkına varmadan,
bağlılığın içine yuvalanan vazgeçilmesi zor alışkanlıklardır.
Tekrarlar insana güvence ve değişmezlik duygusu sağlar. Herşey
yerli yerinde ve bir düzen içindedir. Bu düzene insan alışabilir
ve her ne pahasına olursa olsun bu düzeni sürdürmek isteyebilir.
Bağımlılık morbid bir durumdur. Yani medikal modele göre
aslında bağımlılık bir hastalıktır. Bağımlılıkta bireysel
özgürlük sınırları yoktur. Bağlı olunan nesne ya da kişi yoksa,
o zaman kişinin yaşamını özgürce sürdürmesine imkan yoktur.
Bağımlılıkta çaresizlik ve mutsuzluk en egemen iki duygudur.
Bağımlılık gereksinimleri nelerdir. Sevgi, şefkat, korunma,
güven beslenme, sıcaklık gibi gereksinimler, bağımlılık gereksinimleridir.
Bağımlı yaşanan ilişkilerde, bağlı hissetmenin yarattığı
engellerden dolayı oluşan çaresizlik, zaman içinde öfkeye
dönüşür. Günün yeknesaklığı, geliştirici özelliklerin olmayışı,
tatminsizlik, yılgınlık, sıkıntı sıktır. Yaşamlarını bağımlı
geçiren kişilerde sokağa çıkmama, fobiler, panik ataklar sık
görülür.
Alışkanlık, otomatik bir yaşamdır. Alışkanlık kararsızlığı
ve yaşamla mücadele gereksinimini azaltır. Günlük yaşamımızı
rahatlatan tekrarlar, beraberlerinde yerleşik düzenin bildik,
aşina güvencesini ve vazgeçilmez konforunu da getirir. Alışkanlıklarımızı
gerçekleştirmeye çalıştığımızda engellendiğinde, huzursuzluk
yaşanmaya başladığı noktanın alışkanlığın bağımlılığa döndüğü
nokta olabilir
Maslow'un kendini gerçekleştirme teorisi
Maslow'a göre insan ihtiyaçları, birbirini tamamlayan hiyerarşik
bir gelişme düzeni içinde belirir. Bir ihtiyacın belirlenmesi,
ondan bir önce yer alan ihtiyacın tatmin edilmesiyle mümkündür.
Bir önceki ihtiyaç tatmin edilmeden bir sonraki ihtiyaç gerçekleştirilemez.
Maslow'a göre hiyerarşik düzende sıra aşağıdaki biçimdedir.
-
Temel ihtiyaçlar: Yemek yemek, su içmek, cinsellik gibi
fizyolojik ihtiyaçlar.
-
Güvenlik ihtiyacı: Acı ya da korku durumlarından uzak
olma, değişmezlik, bağımlılık korunma, düzen, kanun gibi
ihtiyaçlar.
-
Sevgi ve yakınlık, ait olma ihtiyacı: İnsanın sevebileceği
ve güven duyabileceği insana olan ihtiyacıdır.
-
Saygı ve itibar ihtiyacı: Kişinin kendine olan saygısı
ve başkalarının gözündeki itibarıdır. Üç, başarı, yeterlilik,
özgürlük, prestij, ün, şöhret, statü gibi ihtiyaçlardır.
-
Kendini gerçekleştirme ihtiyacı: Kişinin varolan potansiyel
ve enerjisini tümüyle yaşama geçirmektir.
Bağımlılık, güvenlik ihtiyacının bir göstergesidir. Bu ihtiyaç
giderildikten sonra diğerleri gündeme gelir. Bu nedenle bağımlı
insanlar için sevmek kimi zaman önemli olmayabilir. Saygı,
itibar beklemez veya gururlarını önemsemezler. Bağımlı oldukları
maddeyi ele geçirmek önceliklidir.
Yetişkin aşkı
Yetişkin aşkı, içsel saldırganlığın hoşgörüye dönüştüğü, ötekine
karşı derin bir özdeşlemenin ve bağlılığın yaşandığı bir aşktır.
Aşk ideal benlik bir durumudur ve bu haliyle benliği zenginleştirir.
Romantik gençlik aşkıyla yetişkin aşk arasındaki bağı yetişkin
aşkının bir işlevi olan idealleştirme kurar. Yansıtılan egonun
idealidir.
İlk önce aşık olunan kişinin bedeni sonra kişiliği idealleştirilir.
Sonra aşık olunan kişinin etik, kültürel ve estetik değerleri
idealleştirilir. Artık sevgi doğmuştur. Sevgi duyabilmek,
aşk ve saldırganlığı bütünleştirme kapasitesinin bir göstergesidir.
Tutku, benliğin sınırlarını geçmeyi ifade eder. Tutkuda benliğin
zamana ait sınırları aşılır ve yeni yaratılmış bir dünyaya
geçilir. Kişi kendi benliğini aşarak karşındakinin benliği
ile tutkulu birlik oluşturur. Kendi benliğinin başkasıyla
özdeşleşmesi ve kendi benlik sınırlarının kaybolması kişiyi
korkutmaz. Yaşanan aşık olunanla bir olma duygusudur. Aksine
her iki benliğin birlikteliği, bireysel varoluşa ve hatta
ölüme meydan okumaktır. İdeal ötekiyle birleşen iki benlik
ölümün karşısında dimdik durur. Ama işte tam bu nedenledir
ki, ayrılık ölümdür. Ayrılık kişiye ölümü yaşatır.
Aşk ambivalan bir duygudur. Aşkın çelişkili bir doğası vardır.
Kişi hem aşık olduğu ile bütünleşir, hem de onun elde edilemez
bilincinin farkına varır. Aşk karşıdaki kişinin özgürlüğünü
ortaya koyar. Aşık olunan kişinin elde edilemezliği ondan
korkulmasına ve hatta nefret duygusunun yaşanmasına yol açar.
Aşk bebeklik ve çocukluk ideallerimizin yansıtılmasıysa, bir
süre sonra o döneme ait ilksel saldırganlık duygularının da
yaşanmaya başlanması kaçınılmaz olacaktır.
Gençlik döneminde erkeklerde kadınları aşağılama davranışı,
kızlarda ise erkeğin saldırgan olacağı korkusu hakimdir. Yetişkin
döneminde kişi bu duygularından sıyrılır. Kişi artık aşk,
cinsellik ve sevgide almayı değil, artık bunları vermeyi de
öğrenmiştir. Artık aşık olunan kişiyle bir özdeşlik kapasitesine
sahip olunmuştur. Saldırgan duygular, her ilişkinin temelinde
vardır. Cinselliğe haz katan, cinselliği monotonluktan koruyan
da budur. Süper ego saldırganlığı yumuşatır ve sorumluluk
ve ilgi duymaya çevirir.
Kişi aşık olurken karşındakinden bilinçli beklentileri vardır.
Ama belirleyen bilinçdışı istek ve korkulardır. Kişinin uğruna
savaştığı ideallerine uygun bir eş seçimi, aşkın temeli olan
idealleştirmenin başarıyla gerçekleşmesini sağlar. İşte bunun
gerçekleşmesi, ötekine bağlanmayı ve bağlılığı artıran bir
etken olacaktır.
Bütün insan ilişkileri bitmeye yazgılıdır. Kaybetme, terk
edilme ve ölüm tehdidi aşk ne kadar derinse o kadar büyüktür.
Bunun ayrımında olmak da aşkı derinleştirir. Otto Kernberg
Karşılıksız aşklarda kimi zaman mazoşisttik eğilimler dikkati
çeker. Elde edilemez ve hayal kırıklığı yaratması aşikar olan
kişilere aşık olunmuştur. Bu kişilerde gerçek dışı, çocuksu
idealleştirmeler çok belirgindir. Aşkın karşılıksız olduğu
dönemde aşkın şiddetlenmesi ise çok sıktır. Bu tür ilişkiler
ödipal dönemin anne ya da babaya duyulan ulaşılmazlığı belirgin
olan ilişki yapısını barındırır.
Ümitsiz aşk aşırı idealleştirmedir. Aşırılık engellenmeyi
getirir. Engellenme mazoşisttik duyguların tatminidir. Karşıdakine
duyulan saldırganlık kadar, kendine karşı yaşanan saldırgan
duygular da aşkın ambivalan doğasını dürter, uyarır ve aşkı
azdırır. Karşılıksız aşk, aşkı azaltmaz güçlendirir.
BU KALP SENİ UNUTUR MU?
Aşk kalbin içinde midir? Kalbin içine yuvalanmış, orada saklanmış
mıdır? Ve uyarıldığında ortaya çıkar, kalbe yaşatmadığı çarpıntıları
ve dalgaları mı yaşatır. Yoksa, kalp mi aşkın içinde saklıdır.
Aşk ortaya çıkınca koşuşturmaya başlar, eli ayağı birbirine
karışır. Aşk kişinin varolduğunu hissettirir. Aşk, ölüme meydan
okumaktır. Kalp, ölümün düşmanıdır. Kalp, yaşamaktır. Aşklar
kalpsiz olamaz. Kalp de aşksız....
Aşk kahırlı bir mutluluktur ya da mutlu bir kahır
Kadınlarla erkeklerin bazen birbirine denk gelen tutkularıdır.
Savaş da aşk gibidir. Yüz yüze gelmek gerekir.
Aşk mı savaş mı bir kumardır daha çok? Hangisinde kaybedenlerin
sayısı daha fazlaysa, elbette o...
Çetin Altan, Sabah, 14 şubat 1998
Aşk üstüne konuşmak çok kolaydır. İsterseniz saatlerce aşk
üstüne konuşabilirsiniz. Herkes aşk üstüne konuşacak bir şeyleri
vardır. Belki yaşamıştır, belki düşünmüştür.
Özdeşleşme
Filmler hayatımızı anlatır. Ya da hayatımız da bir film gibidir.
Bir film seyrederken beyazperdenin ya da beyaz camın içinden
birisini seçeriz. Genellikle bu filmin kahramanıdır. Onun
yerine olayları biz yaşamaya başlarız. Kendimizi onun yerine
koyarız. Onun üzüntüleri bizi de üzer. Onun yaşadıklarına
sevinir, acıyı çekeriz. Koltukta oturan olmaktan çıkar, karelerin
içinde yer alan role bürünürüz. Onu seyretmeyiz. Biz 'o' oluruz.
Ya da 'o' bizdir artık.
Ama seçtiğimiz kişinin filmin kahramanı olması da şart değildir.
Bize uygun olanı seçeriz. O dönem iç dünyamızda ne yaşıyorsak,
ona uygun birini seçeriz. İdealleştiririz bir anlamda. Onun
eksiklikleri değildir önemli olan. Büründüğü ana roldür. Ya
da bizim büründürdüğümüz.
İşte filmlerde özdeşleştiğimiz karakterler gibidir aşklarımız
da.
Sonunu bilmek yolu değiştirmiyor...
Bazen sonunu bildiğimiz bir filmi de seyrederiz. Hem de oldukça
keyif alarak. Kovboy şehre gelmiştir. Büyük bir silahşördür
ama silahı bırakmıştır. Ancak kötü adamlar onun peşini bırakmaz
ve sonunda silahını kullanır. Ya da iki polis birbiriyle anlaşamamaktadırlar.
Sürekli kavga ederler. Ancak kötülerle savaşların da hep başarıyla
çıkarlar ve sonunda birbirlerini de severler.
Burada önemli olan kötüye karşı verilen savaş değildir. Önemli
olan filmin sonunu bilmemize, hatta filmin her adımını bilmemize
rağmen kendimizi seyretmekten alıkoyamayız. Seyrederken keyfimize
de diyecek yoktur. Bittiğinde fazla bir şey kalmaz aklımızda.
Kimi zaman "bu filmi niye seyrettim ki!" diye içimizden de
geçiririz.
Filmin sonunu bilmek bizi o filmi seyretmekten alıkoymaz.
Bile, bile yaparız. Aşklarımız da böyledir. Biteceğini bile,
bile yaşarız. Olmayacağını bile, bile peşinde koşarız. Hiçbir
umut olmasa bile, aşkımızı unutmayız. Kumar oynarken kaybedeceğini
bilir herkes. Ama o koku, o ses kumardan alıkoymaz kişiyi.
Oynarken hazzını alır. Ya da sigarayı bıraktıktan bir yıl
sonra tekrar ilk sigarayı ağzına götürdüğünde. Yeniden başlayacağını
bilir. Ama bir daha bir daha dener ve bildik sona "merhaba"
denir.
Roller coaster'a bindiniz mi? Hani şu arabalar. Önce yavaş,
yavaş yükselen sonra hızla aşağılara düşen. Hızla raylarda
yol alan, bir düşen bir çıkan. Hiçbir şey olmayacağını biliriz
sonunda. Sağ salim ayağımızı yere basma şansımız %99.999.
ama bildiğimiz bir şey daha vardır. Heyecan duyacağımız. Adrenalin
patlaması yaşayacağımız. Haz alacağımız. Gariptir, araba hızla
düşerken bas bağırır, çığlık atar insanlar. Hazzın doruğa
çıkışının sesidir bu.
Bilmek yetmez bazen. Mantık yetmez. Akıl yetmez.
Tutkulu bağlılıkların ortak özellikleri
Tutkulu bağlılıkların ortak özellikleri şunlardır:
-
Kişi yanlış olduğunu bilir ama gene de yapar ya da yaşar
(kompulsivite).
-
Masohizm hakimdir. Kişi kendini yok etmeye çalışır. Bir
tür intihar gibidir.
-
Tümüyle adanmışlık gözlenir
-
Yaşam biçimidir.
-
Benlik sınırları yok olmuştur. Özdeşleşme vardır.
-
Aşırı değerlenmiş bir düşünce halindedir. Devalüe ettiği
zaman bağlılık biter.
-
Kavuşamazlık ve erişilmezlik
-
İdealleştirme
-
Realitenin kaybı
-
Acıdan kaçınma. Ayrılık ölümdür.
-
Haz hakimdir
-
Özneldir
-
Aşkınlık halidir.
-
Toplumdan dışlanmışlık
Öznellik
Tutkulu bağlılık özneldir, anlatılamaz, tarif edilemez. Başkası
tarafından anlaşılamaz, empati kurulamaz ve tanımlanamaz.
Dışlanma
Kişi madde kullandığı için toplumdan dışlanır. Ya da sevgilisinden
ve imkansız aşkından o kadar çok söz etmiş, ama bir adım bile
ilerlememiştir ki, insanlar onu dinlemekten hoşlanmazlar,
hatta kaçmaya başlarlar. Kişi o konudan söz etmediği zaman
arkadaş grubu içinde bir yeri vardır. Halbuki onun da söz
etmek istediği tek şey aşkıdır. Bu dışlanmayı gidermek için
kişi bu sorunla baş etmeyi öğrenmek zorundadır. Bu durum kişiyi
çevreden koparır ve egonun ide karşı olan otonomisini azaltır.
Böylece idin istekleri daha çok su yüzüne çıkar. Dürtüler
davranışlara hakim olur. İlkel dürtülerin hizmetine giren
egonun nesnel realiteyi algılama gücü zayıflamıştır. İlkel
dürtülerin hakimiyeti hem gerçeğin kaybına, hem de kompulsiviteye
yol açar.
Gerçeğin kaybı
Kişi gerçeği değerlendiremez. Nedenleri ve sonuçları açıklayamaz.
Dürtüsel davranır. Gerçek değildir. Gerçeği insan yaratır
ve kendisi yok eder. Kişi madde kullandığı zaman ya da aşık
olduğu zaman gerçek yiter. Ama insan gerçeği test etme merakındadır.
Gerçeğin olduğu yerde acı da vardır. Acıdan kaçmak aslında
gerçekten kaçmaktır. Acıdan kaçarak insan gerçek üstünü yakalar.
Objektif realite ile fantezi ya da majik görüş arasındaki
fark kalkmıştır. Öyle bir şey olacaktır ki, o maddeyi bırakacaktır,
ya da bir araya geleceklerdir. Hep birileri ya da bir şeyler
engeldir. Annesi şöyle yapsa bırakacaktır, ya da babası dese
sevgilisi ona dönecektir.
Burada psikanalitik görüş, bilişsel davranışçı teori ile
harman edilerek, bulgular tanımlayıcı (deskriptif) bakış açısıyla
sunulmaktadır. Bağımlılık sözcüğü daha çok medikal bakış açısını
temsil eden bir sözcüktür. Her bağımlılığın içinde muhakkak
bir tutku vardır. Her tutku ise bir bağımlılık olamaz, en
azından medikal modele uymayabilir. Ancak her ikisinin birer
kardeş olduğu da su götürmez bir gerçektir.
Kullanılan savunma
mekanizmaları hep aynıdır. Projeksiyon, introjeksiyon, inkar
ve represyon. Peele bağımlılığı şöyle açıklamaktadır: "Kişinin
bir duyguya, bir nesneye ya da bir diğer insana bağlılığı,
kendisinin ve çevresindeki diğer şeylerin değerini ya da onlarla
başa çıkma yetisini öyle azaltır ki, kişi buna yaşamındaki
tek ödül olarak giderek bağlanır." Cummings ise "bağımlılığın
kişinin ağzına bir şey koymaktan öte, yaşam biçimini belirleyen
bir davranışlar topluluğu" olarak açıklar.
Acıdan kaçınma
Bağımlılık bir tür acıdan kaçınma davranışıdır. Jacobs kişinin
bağımlı olduğu nesneden kopamamasını fobik bir korku olarak
nitelemektedir. Gerçekten de kişi maddeyi bıraktığı zaman
fiziksel büyük bir acı yaşayacaktır. Ancak onun da ötesinde
bildiği tüm hazları terk etmek zorundadır. Hazların yanında
yaşam biçiminin de terk edilmesi gerek şarttır. Sevgilinin
bildiği tek şey aşkını yaşamaktır. Onu bırakmayı kabullendiği
zaman, ya da bir başka deyişle gerçeğe döndüğü zaman ona haz
veren hiçbir şey kalmayacaktır. Tüm bunları kabullenmek kişi
için katastrofik bir durumdur.
Son söz…
özledim seni düştüm yollara
açtım gönlümü rüzgarına
bir hayaldi sanki bir macera
yıkıldım kelimeler paramparça
yandım, yandım, ah ki ne yandım
bana yeniden şarkılar söyleten kadın
baka baka doyamadım hem kokladım da
sarhoşluğu geçmedi hala içimde sevdan
hala hoş bir havan var ne güzel adın
bir çizik attın gönlüme kanattın
yandım, yandım, ah ki ne yandım
bana yeniden şarkılar söyleten kadın
baka baka doyamadım hem kokladım da
sarhoşluğu geçmedi hala içimde sevdan
seni görebildiğim yer rüyalar artık
deli diyorlar bana ah bu ayrılık
İstanbul, 2003
|