| |
Sorunun adını
koymak lazım. “Sokak çocuğu” diye kısaltarak, annesiz ve babasız
kıldığımız sokakta yaşayan çocuklar, nasıl bir sorun? Kimine
göre bir güvenlik sorunu, kimine göre ekonomik, kimine göre
tıbbi bir sorun. Yoksa hukuki ya da psikolojik ya da ailevi bir
sorun ya da eğitim sorunu mu? Tam Nasreddin hocalık bir durum.
Doğru yanıt, genellikle çoktan seçmeli sorularda yer alan son
şık, yani “hepsi” olacak.
Sorun, birçok
alanı ilgilendiriyor. Böyle kapsamı alanı geniş tüm sorunlarda
olduğu gibi, çözümün de karmaşık olması doğal. Bu karmaşıklık
kimi zaman toplumda ”biz bunu çözemeyiz” gibi bir “aşağılık
kompleksi” yaratabiliyor. Ancak buradaki asıl “kompleks”,
kişinin sadece kendi penceresinden bakarak, özümsediği ve yaşama
ekseni olarak belirlediği teorilerin esiri olarak sorunu çözmeye
çalışmasında yatıyor. Eğer soruna sadece ekonomik diye
bakarsanız, tıbbi ya da hukuki yanını ya da diğer yanlarını
atlamış olursunuz. Soruna tıbbi diye bakarsanız güvenlik ya da
diğer yanları kapanır gider. İstediğiniz pencereden bakmak sizi
rahatlatabilir, ama sorunu derinleştirmekten başka bir işe
yaramaz.
Bu kadar
karmaşık bir sorunda “her kafadan bir ses” çıkması da doğal.
Ancak bu kafalardan çıkan seslerin topu başkasına atma çabası
taşıması, karşı tarafa sadece eziyet getiriyor. Karşı taraf
“refleks” olarak diğerlerini suçlamaya başlıyor. Sonunda,
ortalıkta uçuşan sözlerden oluşan bir “toz duman” görüntüsü
oluşuyor. Bu toz, bu duman gözlerimizi yaşartıyor, hiçbir şey
göremez hale geliyoruz. Bu kargaşa içinde sokakta yaşayan
çocuklar bir o yana, bir bu yana kaçışıyorlar ve biz göz
yaşlarımızı onlar için döktüğümüzü, onlara ağladığımızı
sanıyoruz.
Taşın altına
herkesin elini sokması gerekiyor. Öyle “ucuz” kahramanlık yok!
Varoşlardan kente inme cesaretini gösteren ve topluma hiçbir
borcu olmayan hatta toplumdan yüklü alacakları olan çocuklar
bunlar. Tatlı düzenimize limon sıkan, yüzümüzü buruşturtan
çocuklar bunlar. Hem de düzenin tam içinden çıkan, düzeni bizden
iyi kullanan çocuklar. Daha kentli, kişisel çıkarlarını daha iyi
bilen çocuklar.
Romantizmin
gözü kördür. Romantik hisseder, olanı değil yarattığını görür.
Hislerimizle hareket etmenin en tehlikeli olduğu yol, sokakta
yaşayan çocuklar sorunu. Bu yolda hislerimizle ilerlemek,
vicdanımızı rahatlatmaktan başka bir işe yaramaz. Halbuki bu
yol, hislerimizle bitmeyecek kadar uzun bir yol. Hislerimiz, bu
yolda bilgimiz ve mantığımızın motivasyonu olabildiği sürece
yolun sonunu görme şansına sahip olabiliriz.
Kaç kişi
bilir, bilemiyorum. Ama bugün İstanbul’da bu çocuklar için
yüzlerce yatak kapasiteli kurumlar var. Ama tamamen dolu
değiller. Çocuklar sokakta, kurumlar boş. Kurumlar mı kötü?
Hayır, sokak cazip! Çocuklar kurumda durmuyorlar. Bu sadece
bizim sorunumuz da değil, Mexico City veya Rio’da da aynı.
Kurumlar cazibelerini artırma çalışıyorlar, en büyük çabaları
çocukları kurumda tutmaya çalışmak. Çocuklar kaçıyor diye, kurum
çalışanlarının soruşturmaya uğradığını kaç kişi biliyor?
Beklenenin tam tersine, çocuklar kurumun değil, kurumlar
çocukların peşinde!
Sokağın
cazibesi gerçekten çok yüksek. Çocuk kendisini sokağa ait
hissediyor. Onlar bir aile. Belki bir sokak liderinin korkusuyla
ailenin bir parçası olmak için kaçıyor, ya da bir suç örgütünün
başının korkusundan. Ya da özgürlüklerini asla feda edemiyorlar.
Bu konuyu
böylesine garip kılan, sorunun karmaşıklığından. Aynı anda
birçok alanı ilgilendirmesi, aslında tüm bu alanlarda başarısız
olduğumuzun bir göstergesi. Eğer sokakta yaşayan çocuklar sorunu
hukuki, sosyal, kültürel, ekonomik, eğitim, ailevi, tıbbi,
güvenlik vb gibi alanları kapsıyorsa, aslında bizim tüm bu
alanlarda sınıfta kaldığımız da aşikar. Çözüm bu alanlardaysa,
neden de buralardan kaynaklanıyor demektir. Buralarda sorun
olmadan, sokakta yaşayan çocuk sorunu olamaz, doğamaz.
Korkmak ve
kaçmak sorunu çözmüyor. Ahkam kesmek ise, bu alanda çalışanları
güldürüyor!
İstanbul,
2004 |