|
Psikanalitik literatür bağımlılığın doğasını açıklarken
çoğunlukla madde kullanımının haz verici etkisi üzerinde
durmaktadır. Her ne kadar Rado ve diğerleri depresyon, anksiyete
ve gerilimi altta yatan etmenler olarak kabul etseler de, madde
kullanımının öforik- haz verici etkisine de özel bir yer
ayırırlar. Madde kullanımının libidinal dürtülerin regressif
doyumu olduğu kabul edilir. Glover bu teorik açıklamalardan
farklı bir yaklaşım getirmektedir. Madde kullanımının regressif
değil progressif bir şekilde ilkel sadistik dürtülere karşı bir
savunma ve psikozdan kaçınma olduğunu söyler. Bağımlıların
agresyonları ile başa çıkmada ciddi güçlükleri olduğunu
gözlemiştir. Madde kullanımının cinsel ve haz verici yönünün
altta yatan agresyona karşı savunucu bir cevap olduğunu
vurgulamıştır.
Bağımlılık aslında zor bir yaşam tarzıdır. Bir bağımlının
tarifiyle madde kullanımı 24 saat süren bir iştir. Eroin
bağımlılarının para ve madde temin etmek için karşılaştıkları
zorluklar ve tehlikelere rağmen hayatta kalabilmeleri önemli bir
durumdur. Kendileri için istediklerini çevrelerinden temin
etmede çok başarılıdırlar. Bu görünürdeki başarılarına rağmen
işlevselliklerinde ise başarısızdırlar. Bu başarısızlık,
duyguları ile başa çıkmada ve diğer insanlarla ilişkide
yetersizlik şeklinde kendini gösterir.
Bağımlılık aslında sürekli olarak maddeyi kazanma ve onu yitirme
üzerine kuruludur. Bağımlılar maddeyi iyi hissedebilmek, iyi
olabilmek için alırlar, fakat bunu yaparak iyi olabilme
ihtimalini sonsuza dek kaybederler. Örneğin bir eroin bağımlısı
eroini enjekte ederek büyük bir haz yakalarken, kendine bakım ve
hayatını düzenleme gibi önemli işlevlerini kaybeder. Maddeyi
kullanarak elde ettiği sonsuz mutluluk, maddenin etkisinin
geçmesiyle yerini yoksunluğa bırakır. Maddenin vücuttan çekilişi
önemli bir olgudur. Tüm maddeler bir süre sonra etkilerini
kaybederler ve yoksunluk krizi ortaya çıkar. Bu periyodik
reaksiyonlar agressif sorunların yoğunlaşmasına yolaçar.
Bir bağımlı maddenin yarattığı hayal kırıklığını, yoksunluğun
stresini tolere edebilen ve periodik olarak maddenin gücünü
tekrar tesis edebilen kişidir. Rahatlamayı kaybetmenin paniğini
tolere edebilme kapasitesi ve coşku, bir transferans nesnesi
olarak maddenin erken nesne ilişkilerinde bozukluk olduğunu
düşünmemize neden olur. Madde bağımlılığı “transferansın aşırı
bir formuna örnek” olarak görülmektedir. Bağımlılık sahip olma
yerine maddeyi alma ve onu kaybetme sürecidir. İyi transferans
nesnesini içe almak için nafile bir çabayı gösterir. Bağımlılar
sevgi nesnesi tasarımı ile bütünleşmeye can atarken, birincil
sevgi nesneleri ile yaşantılarının şekli sonucunda aşırı
ambivalansları nedeniyle bu bütünleşmeden çok korkmaktadırlar.
Bağımlılar şiddetli infantil travmanın sonradan etkisini
gösterirler. Bir çocuk tekrarlayan bir şekilde katlanamayacağı
travmatik duruma maruz kaldığında sembiyotik durum erken bir
şekilde kesintiye uğrar ve kontrol etmesi çok güç olan bir dış
nesne ile yüzleşir. Bağımlılarda gördüğümüz olgulardan biri
idealize nesnenin dışsallaştırılmasıdır. Dışsallaştırma nesneyi
yok olmaktan korur ve kişinin “burada olmayan biri beni seviyor”
a ikna olmasını sağlar. Bunu ambivalans tarafından altüst olmuş
sürekli bir yeniden kazanma mücadelesi izler. Bağımlı kendine
güvenli bir içselleştirilmiş nesne sağlamak için savaşır fakat
kaybetmeye mahkumdur. Bunun yerine içselleştirmeyi deneme ve
dramatik kaybetme sürecine bağımlı hale gelir. Aynı zamanda tüm
sorunlarını çözecek olan mükemmel nesneyi arama kişinin
sorunlarını ve kaynaklarını dışsallaştırması eğilimini doğurur.
Dışsallaştırma bağımlılıkta ve ona yatkınlıkta en temel
sorunlardan biridir.
“Yeteri kadar iyi” anne bebeğin artan duygu yoğunluğunu tolere
etmesine müsaade eden, fakat bu duygu yoğunluğu çocuğu istila
etmeden önce onu rahatlatandır. Bu durumda annenin empatisi
elindeki tek rehberdir. Eğer anne zamanında müdahale etmezse,
tekrarlayan travmatik durum çocukta ciddi hasara yol açar. Öte
yandan annenin çocuğu rahatlatmaya aşırı derecede hazır olması
da çocuğun kendini tatmin yollarını bulmasını önleyecektir.
Annenin algıları ve tepkileri ile çocuğun ihtiyaçları arasındaki
uyumsuzluk uyku ve yeme bozukluklarına yolaçar. Burada
bağımlılığın öncülleri yatmaktadır. Bebeğinin her ihtiyacını
doyuran bir anne onun rahatlamasını tekelinde bulundurduğunu ve
bunu çocuğa bırakmadan imdadına yetişeceği mesajını verir. Bu
nedenle madde ve diğer pasifleştirici kimyasalların
kullanımında kendine bakma egzersizlerinin yasaklanması erken
belirleyiciler olabilir. Eğer kişi kendini rahatlatmaması
gerektiğini hissediyorsa bu işlevleri görecek maternal
transferans nesnelerine veya bunun kimyasal yedeklerine bağlı
olacaktır. Kendine bakım kapasitesinin özellikle de kendini
rahatlatma kapasitesinin engellenmesi madde bağımlılığının
gelişmesinde en önemli unsurlardan biridir.
Bunun yanı sıra eğer anne çocuğunun sıkıntısına müdahale etmede
veya ondan kurtarmada yetersiz kalırsa sıkıntının miktarı artar
ve bebek kendi affektif cevabı tarafından istila edilir. Bu
affekt öncülleri ilkeldir, ayrımlaşmamıştır. Başka bir deyişle
çocuğun tüm psikolojik ve fiziksel repertuarını kapsayan bir
cevap ortaya çıkar. Tüm organizma alarm durumundadır.
En önemli özellik zaman sınırlamasının olmayışıdır, yani sonsuza
dek sürecekmiş gibi yaşanır. Bu durumu bir erişkinin hayal
etmesi olanaksızdır. Ancak cehennem bu durumu tarif edebilir.
Din kitaplarında cehennemin tanımı ızdırabın sonsuza dek sürdüğü
şeklindedir ve bu kişinin acısını tanımlayabilecek bir şeydir. “
Kader ölümden daha kötüdür.”
Çocukluk çağı travmasının sonradan etkileri:
-
Aleksitimi: Kişiler duygularını kendileri için bir sinyal
olarak kullanamazlar. 800 eroin bağımlısı ile yapılan bir
çalışmada yoksunluk sırasında fiziksel belirtilerin yanısıra
anksiyete ve depresyon belirtileri de göstermelerine rağmen
bundan şikayet etmedikleri tespit edilmiştir. Aleksitimisi
olan hastalar duygularına isim verme ve bunu lokalize etmeyi
güç bulurlar.
-
Anhedoni: İnfantil psişik travmayı takiben anhedoni ortaya
çıkabilir. Herhangi bir haz, neşe veya mutluluk yaşamanın
tümden ortadan kalkması şeklindedir. Madde onlara haz veren
tek şey halini alır.
-
Affekt toleransının bozulması: Kişinin duygularına karşı
büyük bir korku duymasıdır. Çünkü bu onun korkulan infantil
psişik travmaya geri dönmesini temsil eder. Korkunç şeylerin
olmasını, iyi olan herşeyin ortadan kaybolmasını ve bunun
yerine dehşet veren bir şeyin geçmesini beklerler.
-
Kendini rahatlatma, kendini sakinleştirme ve kendine bakım
yetilerinde yetersizlik: Bu iki farklı işlevi kapsar. Bir
tanesi bunlar genel olarak iyi hissedebilmek için yapılır,
diğeri rahatlama ve kendini teselli etme kapasitesine sahip
olmaktır. Bu kendilik tasarımındaki bozulmanın sonucudur.
Tüm kendini rahatlatma aktiviteleri anne tarafından rezerve
edilmiştir. Madde maternal transferans nesnesi olmuştur.
Kişi stresten kurtulmayı ve kendine rahatlık sağlamayı
beceremez.
Ergenlikte Ödipal çatışmanın yeniden canlanması ile ebeveynin
infantil tasarımı ile sevgi bağı son kez bırakılır. Bu yeniden
canlanmada preödipal evrede şekillenen nesne tasarımı sonucun
gelişmesinde önemli bir rol oynar. Kayıp nesneye karşı
ambivalansın olması yas sürecini çok daha güç bir hale getirir
ve muhtemelen başarılı bir uyum yerine depresyon ile sonuçlanır.
Madde bağımlılığına eğilimi olan kişiler kayıplarla başa çıkmada
yetersiz kalan, gerçek veya sembolik tüm kayıplara karşı zayıf
olan kişiler olarak bilinirler.
Bağımlı kişilerin kayıpla
baş etmede zorluk çekmesinde birçok neden vardır. Nesneye
yönelik büyük bir isteklerinin olması yanında buna karşı büyük
bir korkuları vardır. İnfantil psişik travmayı takiben ortaya
çıkan bölme ve bütünleştirmede güçlük, şiddetli ambivalans yas
sürecini güçleştirmektedir. Nesne düşmanca ve tehlikeli olarak
algılandığında yas da suçluluk ile komplike olacak ve patolojik
bir hal alacaktır. Burada depresyonun gelişiminden söz ediyoruz,
fakat aleksitimi ve affekt toleransının yetersizliği
eklendiğinde psikosomatik cevap veya madde kullanımı ortaya
çıkmaktadır. İnfatil psişik travmanın sonradan etkisi ergenlikte
gerekli olan yas çalışmasının başarılı bir şekilde
tamamlanmasını güç hale getirir.
Bundaki başarısızlık infantil ve çocukluk sevgi bağlarının
bıraklımasını kapsayan çok önemli yas işlemini engelleyecektir.
Etkin yas tutma kapasitesi kişinin kendini gerçekçi ve
bütünleşmiş olarak kabul etmesini ve çocukluk karmaşaları ve
hayal kırıklıkları ile barış yapmasını sağlayacak anahtar rol
oynar. Ergenlikte düzensiz, acı veren duygulanımlar ve durumları
kaldırma yetisi bazen hızla gelişir. Post travmatik durumlarda
duygulara karşı tepkiler maladaptiftir. Duygulardan korkma,
kendine saygının devam edebilmesi için anksiyetenin olmaması
gerekliliği, herhangi birşey iyi gitmediğinde depresyona eğilim
kısır döngünün ortaya çıkmasına neden olur ve acı veren
duygulanımların uzamasına ve şiddetlenmesine yol açar. Bunun
sonucu olarak birçok genç yaşamlarını acı veren duygulardan
kaçınma ihtiyacı üzerine düzenler. Affekt toleransının
yetersizliği ergenin cinsel, sosyal ve işle ilgili
aktivitelerine bağlı artmış heyecanları ile başa çıkmalarını
imkansız hale getirir. Depresyon yas tutma girişiminin olması,
fakat bunun tamamlanmaması halidir. Ergenlikte kedere maruz
kalma çok korkutucudur ve bunun devam etmesi önlenmelidir. Bu
çeşit ihityaç depressif duyuglanımlara karşı manik savunmaları
gerekirse kimyasal bazda ortaya çıkarır.
Affekt toleransında ana konu duygulanımın nasıl yorumlandığıdır.
Ya duygularının eğer kısa süreli olursa onun için sinyal
olduğunu öğrenmiştir, ya da bu yaşantı onun için tehlikeli bir
saldırıdır. Duygulanımlar infantil travma durumlarına dönüş
şeklinde yaşanırsa, bu korku istila edici ve üstesinden gelmesi
zor bir durum oluşturur. Ancak bu ergen tarafından psişik travma
hikayesi de, korkularının anlamı da bilinmemektedir.
Korkularının anlamını bilmedikleri gibi, korkunun bilişsel
unsurlarından da habersizdirler. Eğer korkularını
tanımlayabilirlerse bunu ölüm korkusu veya etraflarındaki
herşeyin büyük bir tehlike içinde olduğu şeklinde tarif ederler.
Bu acı çekmenin sonsuza kadar süreceğini düşünürler. Bu korkunun
dışardan alınan bir şeyle bastırılabileceğini düşünürler. Bu
noktada da devreye madde girecek olursa korkularını
bastırabildiklerini görürler.
Bu durumda bu korkunun infantil travmadan kaynaklandığını
bilmeliyiz. Korku aslında infantil yıkımdan hatırlanan tek
şeydir.
Wurmser madde bağımlılarının hayatta kalmaya değer mi sorusunu
sorduklarını iddia etmektedir. Bir başka düşünce haz veren
duyguların tehlikeli olduğunun düşünülmesidir. Bu korku iyi
ilişkinin zarar verici potansiyeline karşı korunma çabasını
ortaya çıkarır. En çok korkulan duygulanım agresyon değil
sevgidir.
Kendini rahatlatamayan ve kendine bakamayan bir ergen bir kez
maddenin onu rahatlattığını keşfettiğinde buna karşı
koyamamaktadır.
Sonuç olarak madde
kullanımı ile birlikte birçok hayati işlev de bozulmaktadır.
Bağımlılarda nesne ile kaynaşma en çok özlenen olgu olmakla
birlikte, tehlikeli ve kötü niyetli vasfı nedeniyle aynı zamanda
korkulan bir nesnedir de. Tedavide yaşanan en önemli
zorluklardan biri bu aşırı agresyonla başa çıkmaktır. Birçok
bağımlı için tedavinin klinikte olması ve hatta grup
terapilerinin tedavideki önemi bu yüzdendir. Böylece bireysel
birebir temas yerine transferanslarını gruba dağıtabilirler.
Eğer bir bağımlı direkt olarak agresyon sorunlarına ulaşana
kadar tedavide kalabilirse agresyonun öldürme ve intihar konusu
olduğu ve yaşamının hassas bir dengede durduğu görülebilir.
*
İstanbul Psikanaliz Derneği tarafından düzenlenen Gençlik
Üzerine Tartışmalar-V “Yitik ve Yas” konulu sempozyumda
sunulmuştur. |